Sunay Akın’a hollanda izlenimleri
(gecikmiş yol şiirleri)
5 aralık 2004 perşembe
panik halindeki soru
çığlık gibi düşüyor dış hatlara:
- where is the nederland plane?
where;?..
yarıda bıraktığı uykusunu
el arabasına yükleyerek
önü açık kabanıyle
pupa yelken gelen kadının
peşine takılan iki kız çocuğu
kaçacakmış gibi eteğini çekiştiriyorlar
amsterdam uçağının girişini arıyor olmasın?
az buçuk ingilizcemle:
- this way
diyorum, yetiyor
( kimdi bu kadın neydi hikayesi?
bir soru daha mı ekleniyor yaşantımıza )
kemerler bağlandı uçak hızlandı
bir uğultu sonucu artık havadayız
tam altımızda görünen kartpostal
yoksa sunay akın’ın kız kulesi mi?
1992 yılı mayısında ranta karşı çıkarak
doğa ile tarihi değerleri savunma adına
‘biz tanrı misafiriyiz, şiir okuyacağız’
diyerek şairlerle çıktığı kız kulesi’nde
alenen şiir cumhuriyetini ilan etmek
sunay’ın harcı olsa gerek..
kaç sene geçmiş bakıyorum da
yukarıdan gördüğüm kadarıyla
şairlerin arasında ayakta duran
o beyaz gömlekli olan adama
diyordum ki: sen de kimsin?
netleşince tekrar bakıyorum
yahu sen küçük İskender’sin..
yukarıdan seni de
gördüm ya kız kulesi
çıldırsın artık dalgalar
ciyaklasın artık martılar
hey..aşağıdakiler bu neyin telaşı!
arabayla durup trafiği tıkamayın
şimdi salacak’da kıyı boyunca
oto park yeri filan kalmamıştır
kafanızı da misinadan sakının
bugün bütün üsküdar’ın alayı
sahilde balığa çıkmıştır
avare gezinen konserve kutuları
ve bütün dalgaların ıska geçtiği
bazen dalga geçtiği pet şişeler
kuzguncuk kayıkhanelerinde
artık yerlerini almıştır
sunay akın, imzaladığın
‘antik acılar’kitabında:
yol kenarlarındaki
yağmur mazgallarını
kumbara sanıp
harçlığımı atardım
bu yüzden en çok
denizden alacaklıyım
diyorsun ya..
otobüs terminali filan yoktu
deniz doldurulmamıştı harem’de
çocuktuk balık tutarken iskelede
sayısını unuttum kimbilir kaç kere
önce yemimi sonra misinamı aldı
bak sunay akın da alacaklıymış
’ben de davacıyım hakim bey’
İsmail türüt’ de alacaklıymış
ben de alacaklıyım denizden
tam karşıda kabataş lisesi
yanda galatasaray üniversitesi
minyatür gibi kalmış yanlarında
vapur bekliyen beşiktaş iskelesi
iskele deyip geçmeyin
buluşma yeri sevgililerin
almış yan tarafa tekneleri
arkasına simitçileri büfeleri
oğlan hasta kız kötürüm
gelin dostlar bizi götürün
benzeri bir hale düşmeden
‘vira bismillah’ çekebilirse
takarak götürecek hepsini
boğaz köprüsü sarıyer
rumeli kavağı filan derken
altımızda kayboluyor karadeniz
birden ne alaka!
gıkı çıkmaz bu uçakta
hırsızlama gelen uyku arası
az kaldı işte uyuduk derken
ortada erik kokusu geziniyor
bu neyin nesidir bilen yok mu
kaptan anons edip duyursun
bu camdan görünen bulutlar
pamuk balyaları değildir ki
yeniden horlamaya başladı
gevezeliği kesen yanımdaki
incelip karadeniz’e akan tunca ise
balkanlardan geçiyoruz demektir
monitör yazıya dökmeye başladı:
11600 m. yukarı irtifada sofya ile
zagrep’in üzerinden geçmekteyiz
hızımız 781 km.
altımızda akıntıya kürek çeken
kümülüs yığınlarının -66° de
soğukta beli mi açılmış ne
dışarıda kıvranıp duruyor
rasgele bir yere etmeden
biri bunları çişe götürse
1926 km. yol kalmış derken
takırtılar koltukları sarsıyor
türbülans gittikçe alışılan
bir eşek şakası oluyor
ne sıkı yeşili varmış amsterdam’ın
şöyle yanlamasına inişe geçiyoruz
altımızda adamı şaşırtacak kadar
sürüyle halı saha ve su kanalları
yanlışlıkla venedik’e mi geldik..
bunları biri cetvelle mi çizdi
şaşkınlığımız kısa sürüyor
uçağımız perona sarılarak
vuslatını sona erdiriyor
osmanlı’nın flemenk dediği
hollanda diyarına gelmiştik
bir heyet halinde geldiğimiz
arkadaşlarımız uyanıyorlar
valizler çantalar ayaklanıyor
heyet demişken söyleyeyim
hollanda’ya kurumlarımız arası
bilgi alışverişlerinde bulunmak
kurum yöneticileri ile tanışmak
işbirliğini geliştirmeye yönelik
ön görüşmelerini yapabilmek
niyetiyle gelmiş bulunuyoruz
aslında valizlerimizi değil de
uçak koltuğunda bıraktığımız
yarım kalan uykuyu taşıyacak
enayi bir el arabası aranıyoruz
o kadının hikayesi neydi acaba?
yolculuk öncesini de katarsak
yorgun düştük diyebiliriz
artık otele gitmeliyiz
6 aralık 2004 Cuma
sabah erken odayı terketmiş
kahvaltı yapmış oyalanıyoruz
hemen çıkmamız söylendiğinde
homurdanmaya başlamıştık ki
otobüsün beklediğini gördük
bu alaca lahey göğünün altında
tarlalarda kolonisinden ayrılmış
kimsesiz gelincikler gibi duran
yol lambaları henüz yanmamış
parlamento binası çıkıyor karşımıza
ilerimizde paskalya yumurtası gibi
sıcacık gülümsiyen bir sokak var
memleket de nereyi hatırlattıysa
soruyoruz park sokak diyorlar
bisikletliler peş peşe bisikletliler
başımızı döndüren pedallarıyla
ileride bizden ayrılırken yolları
istesek de peşlerini bırakmıyor
takip heveslisi tranvay rayları
- Margaret! Margaret!..
büfeden ansızın çıkan yaşlı adamın
görülecek hesabı var sanki çarşıyla
öyle bir bağırıyor ki biz duyuyoruz
bisikletli liseli bir kız durup bakıyor
terier cinsi bir köpek aldırmıyor ama
sanki giderek hızlandırıyor adımlarını
margaret diye seslendiği kız
duymuyor yürüyüp gidiyor
arka sırada oturan rehber
nasıl da heyecanlandı:
-heyy!
margaret bu
bizim sınıftaydı..
böylece öğrenmiş oluyoruz
rehberi heyecanlandıran şeyi
margaret’e doğru bakıyoruz
çiçek bozuğu sarışın haliyle
öylesine kaptırmış gidiyor
kimseleri umursamıyor
rehberin anlattıklarından
veya anlatamadıklarından
şunları çıkartıyoruz ki:
kız armudun sapı
üzümün çöpü demiş
evde kalmış evlenememiş
annesi şimdilik başında
ama yetmiş küsur yaşında
onu düşünüyor margaret
dalıyor kimseyi duymuyor
gardrobu açıp bakacak olsa
giymeyi çok sevdiği manto
düşüp duruyor her açtığında
raylara takmış margaret
trenin saati belli yol açık
hemzemin geçide gelince
kendisinin bir suçu yok
pat diye duruyor bisiklet
yürüyerek geçiyor rayları
sevdiği kedisi varmış margaret’in
ölünce doldurtup köşeye koymuş
kendince siber mekan oluşturmuş
burası var ya hani şu bildiğimiz
köşeye sıkıştırılmış kedi misali
ses veriyor kendisine belli ki!
bu sisli lahey göğünün altında
bulutların camlardan başlayarak
odayı griye döndürdüğü saatlerde
o köşeden bakıyor kadrajına giren
yan yatmış bahçe kapısı çengeline
karşı evin rengi değişmeyen terasına
ne zaman yıkılacağı belirsiz bacasına
tv.dizileri planlamış yatıp kalkmasını
marketteki tezgahtar zamanını biliyor
margaret girince saate gerek kalmıyor
anlaşılan bu böyle sürüp gidecek
kilidi tutmayan bahçe kapısına
gidip hep o köşesinden bakacak
alıştı artık böylesi bir rahatlığa
mekan bu olduğuna göre
zaman nedir ki? demiş
otomatiğe bağlamış kendini
zaman yokmuş margaret’e göre
sürekli devinen bir dünya varmış
bir yerde okumuş: ‘beynimize
mesaj gönderen merkezlerden
elektriğin gidip gelmesi
genetikle gelen hastalıklar
beyindeki tümöre bası yapar
hücreler görev yapamazmış
geçirilen nöbet tahribatmış
her nöbette hücreler ölürmüş..”
tren hemzemin geçide girerken
makinist ya sara nöbetine girerse..
böyle bir şey olur mu? belki olur
kalkmış ‘kaçık kadın’ diyorlar
bu geçitte bekleyen margaret’e
ülkemiz tam da bu günlerde
17 aralık 2004 de kilitlenmiş:
avrupa birliği türkiye ile acaba
müzakerelere başlayacak mı?
frankfurter allemeine-sonntagszeitung’da :
‘şonsölye türkiye üyeliğini durdurmalı’
diye yazıyor yazmasına da
yoksa şöyle mi yazmalıydı:
‘hollanda 1600 lü yıllarını hatırlamalı:
fransız ve ingiliz bayraklarını çekerek
ancak ticaret yapabildiğimiz yılları..
elçimiz avukat cornelis haga
aziz mahmud hüdai hocanın
evinde elini öptükten sonra
ancak 1612 mayıs ayında
sultan ahmet’in huzurunda
bağımsızlığımız tanınmıştır[1]
nasıl ticaret yapabildiğimiz
nasıl konsolosluk açabildiğimiz
bu şekliyle de hatırlanmalıdır’
chiristmas’a çok az kalmıştı
günler jet hızıyla akıp gidiyor
paralar cepte suyunu çekiyordu
günlerdir gözlerine kestirdikleri
hediyelerini alabilecekler miydi
hollandalı onun derdindeydi
parlemento binası ve çalışanları
mesai sonu çıkıp evlerine gidiyorlar
insanla gittikçe caddelerden eksiliyor
artık lahey’den otelimize dönüyoruz
türkiye’nin üyeliği gerçekleşecek mi
kimsenin umurunda filan değildi
7 aralık 2004 Salı
kahvaltıda çayın yanında iyi giden
kızarmış ekmekle hollanda peyniri
yeterli gelmeyince bir ilave yapmış
sütle karıştırdığımız corn flakesle
karnımızı bir güzel doyurmuştuk
toplantıya önce geleceklerini bildiğimiz
hollandalılara mahcup olmayalım diye
erkenden geldiğimiz de bir de baktık
onlar da gelmiş yerlerine oturuyorlar
sıra bize geldiğinde tercümanımız
kurumla ile ilgili dökümanı iletmiş
yeterli görülmüş ki soru gelmemişti
mevzuatla ilgili konular görüşülmüş
görüşmeler çabuk başlayıp bitmişti
planlanmış olan gezi kapsamında
neler vardı görebileceğimiz acaba
yöreye merakla bakınıp giderken
‘şu değirmene mi gidiyoruz?’
diye soran haklı çıkmıştı
hollanda’nın su kanallarını
yukarıdan görebilmek için
aka’ların truva’ya bıraktığı
o sinsi tahta ata çıkar gibi
küpeştelerine sıkı tutunarak
nefes nefese ancak çıkıyoruz
‘kyek overden dyek’dedikleri
yel değirmenin merdivenlerini
rüzgar rüzgarlığını yapadursun
biraz hayret biraz da imrenerek
ve 1713 yılından beri didinerek
durmadan gidip gelen bu suyu
yirmi üç değirmenle göğüsleyen
bereketli topraklara bakarken
hollandalının gösterdiği çaba
- havluyu asabilmek için
allah’ın bir paslı çivisini
bir duvara çakabildim mi?
dedirtiyor
ren üzerindeki köprülerden birinde
bulutlar yağmura göre şekillenirken
birden nasıl da aydınlanıverdi ortalık
ve limanda yatan teknelere bakarken
‘unkapanı köprüsünden mi geçiyoruz?’
diyecektim ama ‘yaya gidilecekmiş’
dedi yola doğru bakan teercüman
hava birden bire nasıl karardı
nasıl kurşuniye döndü sokaklar
yukarıda gökkuşağına bakarken
yağmur türkçe çiseliyor yeniden
yağmurun kendi tercihidir
gelmez elimizden birşey
yağmur yağacak mı’ nın
bu kararsızlığını sevdim
değirmenden bahçeye doğru
kıvrıla kıvrıla giden sokağı
camların gerisinden bakan
öksüz kalmış kış çiçeklerini
onları da sevdim sevmesine
ama değirmenin saçaklarına
yakışmadı bu deli yağmur
ılgaz’ın yıldız tepe’sinden
şimdi bulut geçiyor olmalı..
hava nasıl birden kapandıysa
hiç birşey olmamış gibi açıldı
keyifler eski yerlerine geldiler
doğuya almanya’ya doğru gidiyoruz
çam ormanı başladı değişti coğrafya
karadenize mi çıkıyor bu yol dedik
nunspeed’e doğru bir ormana girdik
aynı köknarlarla devam ediyor yol
gortel’e yağmur yağacak mı kim bilir
kahve falından çıkmış bulutlar altında
sonbaharın artığı yapraklarla birlikte
bu açık havada artık nasıl yiyeceksek
büyük sürpriz dedikleri öğle yemeğini
vievhavten’e girip yiyecekmişiz!
-henrich bu!
yirmi yılının burada geçtiğini söyleyen
bizim rehberin tanıdığı biri olmalıydı
hemen hikayesini anlatmaya başladı:
-bu adam var ya…
bu sırada otobüs nedense durmuş
şöförle yardımcısı aşağıya inmiş
lastiklerini filan kontrol ediyorlar
rehberin henrich dediği bu adam
karşımızda romatizmalı bacaklarını
bahçeye çıkarıp sehpaya uzatmışken
bahçe duvarına çarpıp duran rüzgara
serpiştirip geçen yağmura hırslanmış
3.00’lük hipermetrop gözlük üzerinden
otobüsün dikkatini çevirmeyi başardı:
donnerwetter!!..[2]
rehber henrich’e aldırmadan
konuşmasına devam ediyor:
-..son dünya harbinde
her cephede savaşmış
aklı pek yerinde değil
burdan ne zaman geçsek
işte böyle söylenir durur
yok artık! hadi sen de yaa..
raslantının böylesi filimde olur
deyip inanmaya yanaşmasak da
rehberimizin dediğine bakılırsa
henrich bizim margaret’in
öz dayısı değil miymiş?!..
onun da yüzü çiçek bozuğu
hani av köpeği oyun için
topun atılmasını beklerken
başını kamburunu çıkartır
apart halinde dikkat kesilir
henrich devamlı o haldeydi
ve rüzgar saldırısını şimdilik
küfürle geçiştirmeyi bilmişti
rehberin anlattığına bakılırsa
yıllar önce lahey’den gelmiş
yaklaşık 90 yaşlarında olan
frankfurt postanesi emeklisi
bir pul koleksiyoncusu imiş
bazen dalıp nereye giderse
oradan başlarmış söylenmeye
öylesi halinde gelmiş olmalıydık
rehber de artık bunu iş edindi ya
henrich’in dediklerini abartmadan
dediği gibi çevirmeye çalışıyordu:
-“tamam işledik bu suçu
yanlışın takipçisi olduk
elbet de kıyımdı austwic
stalingrad kan gölüydü
dunkerque’te kendim
kim bilir neler ettim
öksürüğe yakalanıyor henrich
gözleri bir büyüyor kızarıyor
ardından hapşırmağa başlıyor
yahu bir su getiren olsa şuna..
ama durmaya hiç niyeti yok
rehberin de yok:
ne suçu vardı köln katedrali’nin
üçyüzbin kişiyi öldürene kadar
o güzelim dresden kentinden
üçyüzelli uçak üç gün üç gece
niye ölüm getirdi göklerden?
amerika niye tekrarladı aynı haltı?
uranyum 235, plütonyum 239 ları
çocuklar elma şekeri dağıtır gibi
hiroşima ve nagasaki sıtlarından
aşağılara acımasızca bıraktı!”
gortel’e geldiğine pişmanmış henrich
kızı ilona’nın lezbiyenliğine mi yansın
ismini her çağırışta pişmanlık yaşadığı
avareliği seçen oğlu dietmar’a mı..
şöför ile muavin tamiri bitirmiş
ellerini silerek otobüse binerken
henrich’i birileri kızdırmış olmalı:
- verdammte klapperkiste![3]
şoföre kızdığını zannediyoruz
sertliğinin dozunu artırıyor:
- der hat seinen führerschein
bei aldi gekauft!..[4]
diyerek basıyor yaygarayı
biz anlamamış bakınıyoruz
rehber gülme kırizine giriyor
otobüs hareket ederken
henrich ayağa kalkıyor
bu fırsat kaçmaz diyerek
‘hadi ordan sen de’ci koluyla
koca otobüsü başından savuyor
-“adamı karanlıkta
ele vermezdi çalılar..
diyerek söylene söylene gidiyormuş
henrich’i harb yılları çalılarda bırakıp
gülelim mi kızalım mı..yola çıkıyoruz
rehberimizin çok hoşuna giden
bu çeviri işinden kurtulduğuna
sevindiğini zannetmiyorum
henrich’e neler olmuştu böyle
düşman kımıldanırken siperde
‘hayatta nasıl kalınabilir’i
öyle öğrenmişti demek ki..
‘hayata nasıl tutunabilirim’i
öğreniyor olmalıydı şimdi
rahatlatıyordu belki küfür
halinden şikayet etmek de
bu hayata tutunabilmenin
bir yoluydu belki de
gorinchem’e doğru giderken
havada aynı yağmur beklentisi
yine mi kanallardan geçiyoruz
bildik hollanda menşeli sığırlar
çimenler üstünde yayılmışlar
tren yolu boyunca giden
gürültü kesici panelleri
enerji nakil hatlarını geçip
breda yazan yola giriyoruz
dodrecht’e doğru gidiyoruz
bir zamanlar flemenk’in
kendi sömürgeleri olduğunu
onlara hatırlatmak niyetiyle
surinam bölgesi dediklerini
onlar unutmuş olabilirler mi
o dodrecht’ten geçiyoruz
cezayirli ve faslı olanlar
üç beş kişi köşe başında
veya yollarda dikiliyorlar
hava kararmaya başlıyor
şehir turlarını bitirmiştik
akşamüzeri iki arkadaşla
oturduğumuz bu kafeden
görünmez olmuştu dışarısı
karanlıkta göz kırpan uzak ışıklar
yaşlı bir kemancıyla sabahı etmiş
‘vız gelir tırıs gider’ diye övünen
kasaba sakinlerini çoktan geçtim
bizleri ölesiye uykuya çekiyor
saçaklarda gezen inatçı rüzgar
denize doğru yöneldiği sırada
sabaha yakın tırların uğultusu
uzak tepelere doğru çekilirken
aydınlanan baltık kıyılarında
uykuya yenik düşüyoruz
yani sırası mıydı şimdi
yıllardır çalışmayan değirmen
ve ayak altında dolaşan ay ışığı
biraz margaret biraz da henrich
ağız tadıyla şöyle oturamamış
yok yere rahatımızı kaçırmıştık
otel yatağını bulup yatmalıydık
8 aralık 2004 çarşamba
programa göre heyetle birlikte
kanalda geziye çıkılacak yazıyor
bizi bekleyen minibüse binerek
istasyon caddesini boyunca gidip
limandaki mendireğe dönüyoruz
kiralanan olan tekneye biniyoruz
tekne ani bir manevra yaparak
kanal yönünde yavaşça ilerliyor
hava soğuk olduğundan olabilir
aldıkları kapalı bölümde oturup
akan kanal trafiğini izliyoruz
1600’lü yılların yapımı üç direkli
meşhur amsterdam kadırgalarıyla
ticaretlerine başlayan hollandalı’lar
o günlerin anısına aynısını yaparak
müze niyetine kanala bırakmışlar
kapaklar açık topları atışa hazır
savaş sonu mürettebat toplanmış
ön güvertede zafer kutlayacaklar
sanki böylesi hava oluşturmuşlar
oysa tekne bağlama halkalarına
şimdi ördek yavruları yanaşıyor
lokanta veya eve dönüşen tekneler
büroya dönüşen kömür mavnaları
apolyon’un bir zamanlar
kaldığı söylenen konak
kıyıda kaldırıma parkeden
sayısı binleri bulan bisiklet
köprülerin altından geçişler
hepsi çok güzel tamam da
manzara öksüz kalmaz mı
balık tutanlar olmayınca?
anlatılana bakacak olursak
kanal boyunca yeni evliler
kapı numarası bile verilen
elektiriği hatta suyu olan
ağaç gölgelerinin altında
tekneden bozma evlerinde
yaşayıp gitmekteymişler
küçük kanalda kuğuları seyrederken
gezinin bitmekte olduğu söyleniyor
dubalar üzerindeki çin lokantasında
çubukla pilav yemeği deneyecekmişiz..
uykusuz ve yorgunluğumuz
kıyıya doğru yanaştırılırken
tam da karşımıza nasıl çıkar
kadıköy mendireği üstünde
bir hizaya geçmiş martılar..
geçerken balık satışını gördüm ya
artık tamam nasıl bir alakaysa bu
kumkapı balık pazarı mezadında
ortalığı yıkan pazarlık arasında
tezgah altında erkete bekleyen
tekir kediyim şimdi ben!
uzaklaştık mı hep böyle oluyor
bir fırsatını yakalar yakalamaz
memleket içimi tekmeliyor
çubukla pilav yemeyi beceremedik
yine de en iyisi bizim kaşık dedik
yemek sona erince yollara düştük
amsterdam üniversitesi yanındaki
allara pierson arkeoloji müzesi’ni
ve tapınak yapılarını görecekmişiz
merak arası bir korkuyla izlerken
dışarıya bakan camekan raflarda
gözleri pörtlek vucutlarını arayan
mısır ve yunan’ın heykel başlarını
çanak çömlek ve mutfak aletlerini
bina ve tapınak çizimlerini izliyor
müze gezme işini sonlandırıyoruz
biz otele gideriz deyip indik
dışarısı da pek tekin sayılmaz
kaybolup gitmek isteyenler için
dükkandan bozma küçük kafeler
kuytu yerlerdeki köhne barlar
meraklısına gir de bak kabilinden
çokça aydınlatılmış sex- şhop’lar
rembrand meydanı’na yakın yerde
tuchinski gibi tarih kokan sinemalar
bestecilerin isimlerinin asılı olduğu
concertgebouw benzeri salonlar var
hepsini es geçip yürüyüp gidiyoruz
aslında köylüler arabalarını
bıraksın diye 17 nci yüzyılın
başlarında yapıldığı bilinen
dam square meydanından
bir gösteri dağılmak üzere
bu meydanda neler yok ki
kıraliçenin evlendiği kilise
amsterdam kraliyet sarayı
ikinci dünya savaşında ölen
yurttaşları için dikilen anıt
nieuwe kerk kültür merkezi
meydandaki aslan heykelleri
meydandaki anıtlar diyorum
görüp gelen yığınlar diyorum
gençlerin arasına katılmışlar
insan haklarının çiğnenmesi
konularında düzenmiş olan
protesto gösterisi dağılırken
tavırlarına bakılırsa gençler
sanki biraz büyümüş olarak
güle oynaya gidiyorlar
bizim meydanlarda ise
anayasal bir hak varken
adam gibi protesto yerine
önüne gelenin kışkırttığı
yaptığı yanlışı abarttıkça
kırmadık cam bırakmayan
kinlerini yanlışa odaklayan
sanırsın stadyumda taraftar
niye aklını rüzgara vermiş
yanlışa büyür bu çocuklar
yarın prens bernard toprağa verilecek
bayraklar erkenden yarıya indirilmiş
noelde dükkan içleri yetersiz kalınca
süslenecek ağaçlar dışarıya çıkarılmış
sanatçılara kris pjin’de rastlıyoruz
eski bir dostun eskiden oturduğu
köhne bir yerden geçiyoruz sanki
sanatçı isimleri verilmiş sokaklara
ressam joseph israelcstraat sokağından
peş peşe geçiyor antilli temizlik işçileri
ressam willem marisstrad sokağı’nda ki
temizlenecek yerleri hallettikten sonra
birazdan dağılıp evlerine gideceklermiş
köşebaşlarında faslılar dükkan açmışlar
yazar jacop van lemepstraat’ı geçiyoruz
derken, ikinci yeni’ye demir atan arkadaş
üst perdeden sesleniyor duyarlılığımıza:
bir şiir bir kitabı
bir kitap bir şairi
bir şair bir ekolü
bir ekol de kalkar
bir toplumu kurtarır..
kurtarsın bakalım.. diyoruz da
rotherdam’da bisiklet levhaları
rüzgarı da mı yönlendiriyor ne!
çürümeye terkedilmiş yapraklar
şirketin iskeledeki cam silicileri
duraklara takılan antilli zenciler
diken üzerinde bisiklet hırsızları
sanki önceden bir plan yapmışlar
sonra da zulada yerlerini almışlar
yol bitimin de gördük ki
amsterdam’da her sokak
dam meydanı’na çıkardı
telaşın ismi noel olunca
işler öyle kolay olmuyor
hediyelik eşya almak için
mağaza gezmek istiyoruz
kapıdan ‘kapal’ı diyorlar
bir diğerine gidiyoruz
‘kapatacağız’ diyorlar
biz nerden bilelim
saat 17.30 u vurdu mu
kapanıyormuş mağazalar
9 aralık perşembe
pusun arkasında kalan kış güneşi
yarım kalan uykumuzu peşine takmış
damların üzerinde şapka gibi bitiveren
bacaları ve antenleri o götürüyor sanki
ossendrecht denilen yere doğru
böyle ne çok takılan var peşimize
bu sınır mınır tanımayan çimenler
ve kırağıları pasaport göstermeden
yel değirmeni bir yel değirmeni daha
belçika sınırından içeri girivermişler
antwenpen’e mi gidiyoruz derken
birden ekeren’e sonra kapallen’e
(isim vermek zorunda mıyım ki!)
daha sonra hollanda’ya döndük
çamların boy geçme yarışı yaptığı
bu yerde bir semte girdik adı putte
o ne? ortalık yerde tuğladan ibaret
her yerden görülebilen bir kilise..
sabahın bu erken vaktinde
bu neyin yağmurudur oğlum..
şu ağaçlar kavak mıdır nedir
bornoz almadan duştan çıkmış
çıkmasına da..hiç mi soran yok
musluk kapamayı niye unutmuş
sabah sisindeki kış güneşi
artık ultrecht’e emanet
amsterdam’a giderken
genişçe bir kavis çizerek
havaalanı yoluna saptık
hava biraz daha soğuyor
ne yazık tatil burada bitti
yaslanıp uyumak istiyoruz
hollanda’ya ikinci geliş
13 aralık 2006 çarşamba
2004 aralığında hollanda’ya gelmiştik
iki yıl sonra ‘yol istedi’ derler ya hani
ondan mıdır nedir tekrar aralık ayında
eğitimci ve çevirmen olan arkadaşımla
yine hollanda diyerek yollara düşmüş
amsterdam havalimanı çıkış kapısında
bizi bekleyen pusuyla buluşmuştuk
aepc’nin eğitimden sorumlu olan
genel sekreter pieter oudenhoven
o sevimli neşesiyle karşılıyor bizi
bizdeki kucaklaşma gibi değil de
onlar gibi tokalaşarak selamlıyor
otosunun olduğu yere geliyoruz
pieter: ‘warnsveld’e gideceğiz’ diyor
yol yaklaşık bir saat kadar sürermiş
hilversum yazan yöreden geçiyoruz
sanki yeşili bol bir parka giriyoruz
daha sonraki amersfoort dedikleri
bir orta çağ yerleşimini çağrıştıran
kentin sokaklarından geçiyoruz
warnsveld’deki otele geldik
kapısında teşrifatçı yok ama
sıcak sevilesi ortam dedirten
aydınlık seyir mekanını geçip
resepsiyon işlemlerini yapıyor
bavullarımızı bırakıp çıkıyoruz
toplantı gününü yarına ertelemişler
‘bugün gezinti gününüz’ dedi pieter
bütün gün bizle birlikte gezecekmiş
isterdik bir göz allah verdi iki göz..
bir ormanın içinden çıkarak
zupthen yöresine dönüyoruz
bisiklet yolu bizi bırakmıyor
adliye binasını kiliseyi geçtik
otoya park yeri bakınıyoruz
bir bayan incelik göstererek
süresi bitmeyen park biletini
parasız ikram ediyor pieter’e
gülücükleri sunuyoruz biz de
araba park sorunu çözülmüş
warnsveld’i gezebileceğiz
13 ncü yüzyılda yapılmış olan
dış cephesi tuğla ile kaplanmış
kubbesinde haç dikili, iki kuleli
st.walburgskerk aziz kilisesini
1400 lü yıllarda yaktıklarını
heykelleri yerlerinden söküp
yukardan aşağıya attıklarını
öğrenip haliyle üzülüyoruz
halk meclisi binasına takılıyoruz
niye böyle sapa yere kurmuşlar
deyip sorgulayarak ve hızlanarak
chapoo kafeteryası’na geliyoruz
meğer pieter çay ısmarlayacakmış
bu yorgunlukta ne güzel bir öneri!
keşke bir öneri daha gelseydi
ilk gelişimizde göremediğimiz
van gogh’un dikkatimi çeken
’buğday tarlası ve kargalar’ı
ile ‘kafe terasta gece’sini illa
görmek isterdim doğrusu
ya da, karanlık ve ışık arasında
kontrastı yakalayabilmek adına
karanlık ortamlarda rembrandt’ın
geliştirdiği bilinen oto portrelerine
şöyle yakından bakmak iyi olurdu
çay içimiz ısıtmış çıkıyoruz kafeden
hava serin hafifçe yağan bir yağmur
‘paltonuzun yakasını kaldırın’ dedi
diyor pieter, kaldırıp hızlanıyoruz
bir çikolata imalathanesine giriyor
çeşitlere ve ambalajlarına bakarak
seçmek ne kadar zormuş anlıyoruz
antikacı dükkanı vitrin rafında
‘hazır ol’da duran guguk kuşu
bizden önce ab’ye girmiş gibi
muzipçe eğilip selamlıyor bizi
orayı geçtikten sonra karşı yolda
arnhem’deki mozaik lokantasında
rijn nehri yatağına dalgın bakarak
yemekleri bitirmeye çalışıyoruz
amsterdam dönmemizi bekliyor
warnsveld’in bahçe içindeki evleri
baktıkça nasıl da hoşuma gidiyor
ilkokul ikinci sınıf resim defterime
çizdiğim evlere ne kadar benziyor
gorssel’de eskiden kalma evlerin
damlarını niye sazdan yapmışlar
(merak etmeyi bırakmalıyım..)
koyunlar çimenlere dağılmışlar
kafalarına estiği gibi yayılıyorlar
ren nehri üzerinden hızla geçiyor
apeldoorn’a doğru hızlanıyoruz
hayvan girişine engel olsun
sertçe esen rüzgarları kessin
tarla sınırlarını belirlesin diye
anadolu’da dere yataklarından
veya çalılıktan kesilip toplanan
kurumuş dal veya çalı çırpıları
çit misali duvar diyerek çekerler
aynısını burada gerçekleştirmişler
köylü refleksi veya becerisi mi
yoksa fotoğrafta gördükleri mi
yoksa anadolu köylüsüne mi
öykündüler açıkca bilemedim
birden çam ormanına giriyoruz
sarı çam ve sedirlerin arasından
akşamla birlikte amsterdam’a
biraz daha yaklaşıyoruz
karşıdan gelen araç sayısı artıyor
otlaklar üzerinde yayılan sığırların
arkasından uçuyor sığırcık sürüleri
göl üzerinde usulca geçiyor kuğular
ötede kuzey denizi göründü
sabah o kadar soğuk yoktu
sedir ağaçları nasıl üşüdü?
onları kim ısıtacak geceleri
çekin panelleri önümüzden
göremiyoruz arka bahçeleri
‘ren şimdi denize dökülecek’
diyen pieter heyecanlanıyor
sağ taraftaki bütün araziyi
gösterip gururla anlatıyor
meğerse denizi doldurarak
yöreyi yerleşime açmışlar
14 aralık 2006 perşembe
sabah erken kahvaltı yapmış
toplantıya kolayca yetişmiştik
sunumdan örnekler gösterilmiş
hangi konular gündeme alınacak
toplantı hangi ülkede yapılacak
konularında bir karara varılmıştı
millet ayağa kalkınca canlanmış
şamata gittikçe çoğalıyordu ki
kokteyle gidileceği söylendi
park etmiş taşıtlara binmiş
tünelin bitiminden dönerek
uzaktaki limana gelmiştik
bizleri kapıda karşılayarak
içeriye doğru buyur ettiler
kokteyl için masraftan kaçılmamış
garsonlar da işlerini iyi biliyorlar
çiğ balık ve mezeleri getiriyorlar
ayaküstü gülücükler dağıtıyorlar
konuşulanları çevirmen aktarıyor
aralarında şakalaştıkları söylüyor
elimizdeki katalogla oyalanıyoruz
liman gazinosunda kokteyl sonu
kanal boyunca gezi tasarlamışlar
ister misiniz diye bize soruyorlar!
denir ya, tilkiye: ‘piliç sever misin
diye sormuşlar!’o durum yani..
bisikletlerini köprü üzerine bırakanların
tekneleri yanımızdan sırıtarak geçerken
bilmiyorum niye, el sallıyoruz bizlerde!
hollandalılar’ın bahsettiğine göre
bir zamanlar o çaresiz kadınların
kocalarını ağlayarak uğurladıkları
ağlama kuleleri önünden geçiyoruz
iki sene önce de aynı kanalda
tekneyle geçerken seyrettiğimiz
evlere dönüştürülmüş tekneleri
kafalarımızı eğdiğimiz köprüleri
köprülerin üzerindeki bisikletleri
o günü hatırlayarak geçmekteyiz
tekne sayısı ne kadar azalmış
kanal da noele hazırlanacak..
demek hollandalı’ların aklına
noel jetonu henüz düşmüştü
sıkıntı kıpırtılar gözükmüştü
anladığıma göre şöyle gelişti:
katılımcılar çam ağacı alacak
tebrik kartı hediyeler alacak
böyle keyifli gezi yapmanın
şimdi zamanı değil diyerek
ve düşüncelerini gizliyerek
‘dilerseniz geziyi bitirelim’
diye teklif etmiş oldular
tokalaşarak heyetten ayrılıyoruz
niyetimiz eğitim görevlisi arkadaşla
amsterdam sokaklarında dolaşmak
ressam arij scheffer meydanından
(bu ressamın adını hiç duymadım)
uzaktan bize göründüğü kadarıyla
kanala yaklaşırken manzara şöyle:
cumbası yorulan evlere yazık olmuş
rutubet içlerine kadar iyice sokulmuş
ne kadar da iyi olurdu diye düşündük
mahallenin bakkalı olsaydı şu dükkan
kirece boyasaydılar şu eski duvarları
artık boşalmış olan yağ kutularının
duvar diplerinde saksı olarak duruşu
ne kadar da iyi olurdu diye düşlerken
‘oude hoog' yazan bir caddeye girdik
tabelada: ‘anadolu kafe alaturka’yazan
yan yana duran iki dükkana bakıyoruz
oturan birisi elleriyle gelin mi diyor?
çıkıp kasketimi gösterip konuşuyor:
-kulakları örten bu kaskete
bizim ülkeden başka yerde
rastlanmaz,dükkan yazımıza
böyle bakan kimse çıkmaz!
selam verip oturduk 60 yaşlarında
samsun ladik’li mete ölçer’miş adı
dükkanın birinde yöresel yemekler
diğerinde halı kilim holagram gibi
hizmetleri satarak oyalanıyormuş
sipariş vermeden yemeklerimiz geldi
bizle birlikte bir yandan hoş beş ederken
iştahlı bir şekilde o da yemeğini bitirdi
cana yakın hoş sohbet birini bulmuştuk
ülkemizden birisiyle oturup konuşmak
iyi gelmiş haliyle biraz da dinlenmiştik
izin isteyip kalktık muyluyduk
yol arkadaşıma ve bana uzatarak
ikişer tane kutu gibi bir şey verdi
merak edince de açarak gösterdi
ışık vurduğunda değişik yöne
çevirip bakılınca iki boyutu
üç boyuta çeviren bir nesne
oyuncağa benzeyen kutular..
ne görmüş ne de duymuştum
(sonradan hologram dendiğini
görenlerden öğrenmiş oldum)
bu yurdumun güzel insanına
veda edip ayrılmak zor geldi
dam meydanı’na çıkıyoruz
tam karşımızda ihtişamıyla
kırmızıya çalan tren istasyonu
istasyon önünde gene bir kanal
arkadaşımız neden müzeleriniz
ve binalarınız tuğladan yapılmış
diye merak ederek sorduğunda:
-coğrafyamızda en yüksek tepe
üç yüz metreyi bile geçmez
taş çıkmaz bu topraktan
diyerek cevap vermişler
yapılan bütün binalarının
bu sorun nedeniyle tuğladan
yapıldığını öğrenmiş olduk
bugün ayrılacağız bu ülkeden
hava alanında öğreniyoruz ki
denizin yedi metre aşağısında
yaşadığını bilirmiş hollandalı
peki nasıl oluyor da böylesine
rahat uyuyabiliyorlar?
havaalanı bekleme koltuğunda
oturanlar uzanıp yan yatanlar
geciken uçaklarını bekliyorlar
gezi boyunca sürüyle karakteri
ve onları bize getiren olayları
yüklendik sırtımıza dönüyoruz
1- Erhan Afyoncu,Tarihin pusulası,Bugün Gazetesi, 1 ekim 2006,Pazar s.9
2-‘O anki hava durumundan hoşnut olmamak,kahretmek’
3-‘Allah kahretsin külüstür araba!’
4-‘Ehliyetini Aldi’den almış herhalde’(Bizdeki karşılığı:
‘ehliyetini bakkaldan mı aldın?’Almanya’da düşük
Gelirlilerin alışveriş yaptığı market)
[2] o anki hava durumundan hoşnut olmamak ve kahretmek