top of page

                                                               Sunay  Akın’a hollanda izlenimleri

                                                               (gecikmiş yol şiirleri)                     

5 aralık 2004 perşembe

 

panik halindeki soru

çığlık gibi düşüyor dış hatlara:

 

       - where is the nederland plane?

          where;?..

 

yarıda bıraktığı uykusunu

el arabasına yükleyerek

önü açık kabanıyle

pupa yelken gelen kadının

peşine takılan iki kız çocuğu

kaçacakmış gibi eteğini çekiştiriyorlar

amsterdam uçağının girişini arıyor olmasın?

az buçuk ingilizcemle:

 

       - this way

 

 diyorum, yetiyor

 

( kimdi bu kadın neydi hikayesi?

bir soru daha mı ekleniyor yaşantımıza )

kemerler bağlandı uçak hızlandı

bir uğultu sonucu artık havadayız

tam altımızda görünen kartpostal

yoksa sunay akın’ın kız kulesi mi? 

 

1992 yılı mayısında ranta karşı çıkarak 

doğa ile tarihi değerleri savunma adına

‘biz tanrı misafiriyiz, şiir okuyacağız’

diyerek şairlerle çıktığı kız kulesi’nde

alenen şiir cumhuriyetini  ilan etmek 

sunay’ın harcı olsa gerek..

 

kaç sene geçmiş bakıyorum da

yukarıdan gördüğüm kadarıyla

şairlerin arasında ayakta duran

o beyaz gömlekli olan adama

diyordum ki: sen de kimsin?  

netleşince tekrar bakıyorum

yahu sen küçük İskender’sin.. 

 

yukarıdan seni de

gördüm ya kız kulesi 

çıldırsın artık dalgalar

ciyaklasın  artık martılar

hey..aşağıdakiler bu neyin telaşı! 

arabayla durup trafiği tıkamayın

şimdi salacak’da kıyı boyunca 

oto park yeri filan kalmamıştır

kafanızı da misinadan sakının

bugün bütün üsküdar’ın alayı

sahilde balığa çıkmıştır  

 

avare gezinen konserve kutuları

ve bütün dalgaların ıska geçtiği 

bazen dalga geçtiği pet şişeler 

kuzguncuk kayıkhanelerinde

artık yerlerini almıştır

 

sunay akın, imzaladığın

‘antik acılar’kitabında:

 

                 yol kenarlarındaki

                 yağmur mazgallarını

                 kumbara sanıp

                 harçlığımı atardım 

                 bu yüzden en çok

                 denizden alacaklıyım

 

diyorsun ya..

otobüs terminali filan yoktu

deniz doldurulmamıştı harem’de

çocuktuk balık tutarken iskelede

sayısını unuttum kimbilir kaç kere

önce yemimi sonra misinamı aldı 

bak sunay akın da alacaklıymış

’ben de davacıyım hakim bey’

İsmail türüt’ de alacaklıymış

ben de alacaklıyım denizden  

 

tam karşıda kabataş lisesi

yanda  galatasaray üniversitesi

minyatür gibi kalmış yanlarında 

vapur  bekliyen beşiktaş iskelesi

 

iskele deyip geçmeyin

buluşma yeri sevgililerin

almış yan tarafa tekneleri

arkasına simitçileri büfeleri

oğlan hasta kız kötürüm

gelin dostlar bizi götürün

benzeri bir hale düşmeden

‘vira bismillah’ çekebilirse

takarak götürecek hepsini

 

boğaz köprüsü  sarıyer

rumeli kavağı filan derken 

altımızda kayboluyor karadeniz

birden ne alaka!

gıkı çıkmaz bu uçakta

hırsızlama gelen uyku arası

az kaldı işte uyuduk derken

ortada erik kokusu geziniyor 

bu neyin nesidir bilen yok mu

 

kaptan anons edip duyursun

bu camdan görünen bulutlar    

pamuk balyaları değildir ki

yeniden horlamaya başladı

gevezeliği kesen yanımdaki

 

incelip karadeniz’e  akan tunca ise

balkanlardan  geçiyoruz demektir 

monitör yazıya dökmeye başladı:

11600 m. yukarı irtifada sofya ile

zagrep’in üzerinden geçmekteyiz 

hızımız 781 km.

 

altımızda akıntıya kürek çeken

kümülüs yığınlarının -66° de

soğukta beli mi açılmış ne 

dışarıda kıvranıp duruyor

rasgele bir yere etmeden

biri bunları çişe götürse

1926 km. yol kalmış derken

takırtılar koltukları sarsıyor

türbülans gittikçe  alışılan

bir eşek şakası oluyor

 

ne sıkı yeşili varmış amsterdam’ın

şöyle yanlamasına inişe geçiyoruz

altımızda adamı şaşırtacak  kadar

sürüyle halı saha ve su kanalları

yanlışlıkla venedik’e mi geldik..

 

bunları biri cetvelle mi çizdi 

şaşkınlığımız kısa sürüyor

uçağımız perona sarılarak

vuslatını sona erdiriyor 

 

osmanlı’nın flemenk dediği

hollanda diyarına  gelmiştik

bir heyet halinde geldiğimiz

arkadaşlarımız uyanıyorlar

valizler çantalar ayaklanıyor

 

heyet demişken söyleyeyim

hollanda’ya kurumlarımız arası

bilgi alışverişlerinde bulunmak

kurum yöneticileri ile tanışmak

işbirliğini geliştirmeye yönelik

ön görüşmelerini yapabilmek

niyetiyle gelmiş bulunuyoruz

aslında valizlerimizi değil de

uçak koltuğunda bıraktığımız 

yarım kalan uykuyu taşıyacak 

enayi bir el arabası aranıyoruz 

o kadının hikayesi neydi acaba?

 

yolculuk öncesini de katarsak

yorgun düştük diyebiliriz

artık otele gitmeliyiz

 

 

6 aralık 2004 Cuma

sabah erken odayı terketmiş

kahvaltı yapmış oyalanıyoruz

hemen çıkmamız söylendiğinde 

homurdanmaya  başlamıştık ki

otobüsün beklediğini gördük

 

bu alaca lahey göğünün altında

tarlalarda kolonisinden ayrılmış

kimsesiz gelincikler gibi duran

yol lambaları henüz yanmamış

 

parlamento binası çıkıyor karşımıza 

ilerimizde paskalya yumurtası gibi

sıcacık gülümsiyen bir sokak var

memleket de nereyi hatırlattıysa

soruyoruz  park sokak diyorlar

 

bisikletliler peş peşe bisikletliler

başımızı döndüren pedallarıyla 

ileride bizden ayrılırken yolları

istesek de peşlerini bırakmıyor 

takip heveslisi tranvay rayları 

 

       - Margaret! Margaret!..

 

büfeden ansızın çıkan yaşlı adamın

görülecek hesabı var sanki çarşıyla

öyle bir bağırıyor ki biz duyuyoruz

bisikletli liseli bir kız durup bakıyor

terier cinsi bir köpek aldırmıyor ama

sanki giderek hızlandırıyor adımlarını

 

margaret diye seslendiği kız 

duymuyor yürüyüp gidiyor

arka sırada oturan rehber 

nasıl da heyecanlandı:

 

              -heyy!

               margaret bu  

               bizim sınıftaydı..

 

böylece öğrenmiş oluyoruz

rehberi heyecanlandıran şeyi

margaret’e doğru bakıyoruz

çiçek bozuğu sarışın haliyle

öylesine kaptırmış gidiyor

kimseleri umursamıyor

 

rehberin anlattıklarından

veya anlatamadıklarından

şunları çıkartıyoruz ki:

kız armudun sapı

üzümün çöpü demiş

evde kalmış evlenememiş

 

annesi şimdilik başında

ama yetmiş küsur yaşında

onu düşünüyor margaret

dalıyor kimseyi duymuyor

gardrobu açıp bakacak olsa  

giymeyi çok sevdiği manto 

düşüp duruyor her açtığında

 

raylara takmış margaret

trenin saati belli yol açık

hemzemin geçide gelince

kendisinin bir suçu yok

pat diye duruyor bisiklet 

yürüyerek  geçiyor rayları

 

sevdiği kedisi varmış margaret’in

ölünce doldurtup köşeye koymuş

kendince siber mekan oluşturmuş

burası var ya hani şu bildiğimiz 

köşeye sıkıştırılmış kedi misali

ses veriyor kendisine  belli ki!

bu sisli lahey göğünün altında

bulutların camlardan başlayarak

odayı griye döndürdüğü saatlerde

o köşeden bakıyor kadrajına giren

yan yatmış bahçe kapısı çengeline

 

karşı evin rengi değişmeyen terasına

ne zaman yıkılacağı belirsiz bacasına

tv.dizileri planlamış yatıp kalkmasını

marketteki tezgahtar zamanını biliyor  

margaret girince saate gerek kalmıyor

 

anlaşılan bu böyle sürüp gidecek 

kilidi tutmayan bahçe kapısına

gidip hep o köşesinden bakacak

alıştı artık böylesi bir rahatlığa 

 

mekan bu olduğuna göre

zaman nedir ki? demiş

otomatiğe bağlamış kendini

zaman yokmuş margaret’e göre

sürekli devinen bir dünya varmış 

 

bir yerde okumuş: ‘beynimize

mesaj gönderen merkezlerden

elektriğin gidip gelmesi

genetikle gelen hastalıklar

beyindeki tümöre bası yapar

hücreler görev yapamazmış

geçirilen nöbet tahribatmış

her nöbette hücreler ölürmüş..”

 

tren hemzemin geçide girerken

makinist ya sara nöbetine  girerse..

böyle bir şey olur mu? belki olur 

kalkmış ‘kaçık kadın’ diyorlar  

bu geçitte bekleyen margaret’e 

 

ülkemiz tam da bu günlerde 

17 aralık 2004 de kilitlenmiş:

avrupa birliği türkiye ile acaba

müzakerelere başlayacak mı?

 

       frankfurter allemeine-sonntagszeitung’da :

      ‘şonsölye türkiye üyeliğini durdurmalı’

 

diye  yazıyor yazmasına da

yoksa şöyle mi yazmalıydı:

 

       ‘hollanda 1600 lü yıllarını hatırlamalı: 

        fransız ve ingiliz bayraklarını çekerek

        ancak ticaret yapabildiğimiz yılları..

        

        elçimiz avukat cornelis haga

        aziz mahmud hüdai hocanın

        evinde elini öptükten sonra

        ancak 1612 mayıs ayında

        sultan ahmet’in huzurunda 

        bağımsızlığımız tanınmıştır[1]

   

 

        nasıl ticaret yapabildiğimiz 

        nasıl konsolosluk açabildiğimiz

        bu şekliyle de hatırlanmalıdır’

 

chiristmas’a  çok az kalmıştı  

günler jet hızıyla akıp gidiyor

paralar cepte suyunu çekiyordu

günlerdir gözlerine kestirdikleri

hediyelerini alabilecekler miydi

hollandalı onun derdindeydi

 

parlemento binası ve çalışanları

mesai sonu çıkıp evlerine gidiyorlar

insanla gittikçe caddelerden eksiliyor

artık lahey’den otelimize dönüyoruz

türkiye’nin  üyeliği gerçekleşecek mi

kimsenin umurunda filan değildi

 

 

7 aralık 2004 Salı

 

kahvaltıda çayın yanında iyi giden

kızarmış ekmekle hollanda peyniri

yeterli gelmeyince bir ilave yapmış

sütle karıştırdığımız corn flakesle

karnımızı bir güzel doyurmuştuk

 

toplantıya önce geleceklerini bildiğimiz

hollandalılara mahcup olmayalım diye 

erkenden geldiğimiz de bir de baktık 

onlar da gelmiş yerlerine oturuyorlar

 

sıra bize geldiğinde tercümanımız 

kurumla ile ilgili dökümanı iletmiş

yeterli görülmüş ki soru gelmemişti

mevzuatla ilgili konular görüşülmüş

görüşmeler çabuk başlayıp bitmişti

 

planlanmış olan gezi kapsamında

neler vardı görebileceğimiz acaba  

yöreye merakla bakınıp giderken

‘şu değirmene mi gidiyoruz?’

diye soran haklı çıkmıştı

 

hollanda’nın su kanallarını

yukarıdan  görebilmek için

aka’ların truva’ya  bıraktığı

o sinsi tahta ata çıkar gibi

küpeştelerine sıkı tutunarak

nefes nefese ancak çıkıyoruz

‘kyek overden dyek’dedikleri

yel değirmenin merdivenlerini

 

rüzgar rüzgarlığını yapadursun

biraz hayret biraz da imrenerek

ve 1713 yılından beri didinerek

durmadan gidip gelen bu suyu 

yirmi üç değirmenle göğüsleyen 

bereketli topraklara bakarken

hollandalının gösterdiği çaba

- havluyu asabilmek için 

  allah’ın bir paslı çivisini

  bir duvara çakabildim mi?

 

dedirtiyor

 

ren üzerindeki köprülerden birinde

bulutlar yağmura göre şekillenirken

birden nasıl da aydınlanıverdi ortalık

ve limanda yatan teknelere bakarken

‘unkapanı köprüsünden mi geçiyoruz?’ 

diyecektim ama ‘yaya gidilecekmiş’

dedi yola doğru bakan teercüman

 

hava birden bire nasıl karardı

nasıl kurşuniye döndü sokaklar

yukarıda gökkuşağına bakarken

yağmur türkçe çiseliyor yeniden

 

yağmurun kendi tercihidir 

gelmez elimizden birşey 

yağmur yağacak mı’ nın

bu kararsızlığını sevdim

 

değirmenden bahçeye doğru

kıvrıla kıvrıla giden sokağı

camların gerisinden bakan

öksüz kalmış kış çiçeklerini

onları da sevdim sevmesine

ama değirmenin saçaklarına 

yakışmadı bu deli yağmur

 

ılgaz’ın yıldız tepe’sinden 

şimdi bulut geçiyor olmalı..

hava nasıl birden kapandıysa

hiç birşey olmamış gibi açıldı

keyifler eski yerlerine geldiler

 

doğuya almanya’ya doğru gidiyoruz

çam ormanı başladı değişti coğrafya

karadenize mi çıkıyor bu yol dedik

nunspeed’e doğru bir ormana girdik 

 

aynı köknarlarla devam ediyor yol

gortel’e yağmur yağacak mı kim bilir

kahve falından çıkmış bulutlar altında

sonbaharın artığı yapraklarla birlikte                                  

bu açık havada artık  nasıl yiyeceksek 

büyük sürpriz dedikleri öğle yemeğini 

vievhavten’e girip yiyecekmişiz!

       

         -henrich bu!

 

yirmi yılının burada geçtiğini söyleyen

bizim rehberin tanıdığı biri olmalıydı

hemen hikayesini anlatmaya başladı:

 

        -bu adam var ya…

 

bu sırada otobüs nedense durmuş

şöförle yardımcısı aşağıya inmiş

lastiklerini filan kontrol ediyorlar

 

rehberin henrich dediği bu adam

karşımızda romatizmalı bacaklarını 

bahçeye çıkarıp sehpaya uzatmışken

bahçe duvarına çarpıp duran rüzgara

serpiştirip geçen yağmura hırslanmış 

3.00’lük hipermetrop gözlük üzerinden

otobüsün dikkatini çevirmeyi başardı:

 

           donnerwetter!!..[2]

 

 rehber henrich’e aldırmadan

 konuşmasına devam ediyor:

 

          -..son dünya harbinde

  her cephede savaşmış

  aklı pek yerinde değil

  burdan ne zaman geçsek

  işte böyle söylenir durur

 

yok artık! hadi sen de yaa..

raslantının böylesi filimde olur

deyip inanmaya yanaşmasak da

rehberimizin dediğine bakılırsa 

 

henrich bizim margaret’in

öz dayısı değil miymiş?!..

onun da yüzü çiçek bozuğu

hani av köpeği oyun için

topun atılmasını beklerken

başını kamburunu çıkartır

apart halinde dikkat kesilir 

henrich devamlı o haldeydi 

ve rüzgar saldırısını şimdilik

küfürle geçiştirmeyi bilmişti

 

rehberin anlattığına bakılırsa 

yıllar önce lahey’den gelmiş

yaklaşık 90 yaşlarında olan 

frankfurt postanesi emeklisi 

bir pul koleksiyoncusu imiş

 

bazen dalıp nereye giderse

oradan başlarmış söylenmeye

öylesi halinde gelmiş olmalıydık

rehber de artık bunu iş edindi ya 

henrich’in dediklerini abartmadan

dediği gibi çevirmeye çalışıyordu: 

 

         -“tamam işledik bu suçu

            yanlışın takipçisi olduk

            elbet de kıyımdı austwic 

            stalingrad kan gölüydü

            dunkerque’te kendim

            kim bilir neler ettim

öksürüğe yakalanıyor  henrich

gözleri bir büyüyor kızarıyor

ardından hapşırmağa başlıyor

yahu bir su getiren olsa şuna..

ama durmaya hiç niyeti yok

rehberin de yok:

  

           ne suçu vardı köln katedrali’nin 

           üçyüzbin kişiyi öldürene kadar

           o güzelim dresden kentinden

           üçyüzelli uçak üç gün üç gece  

           niye ölüm getirdi göklerden? 

           

           amerika niye tekrarladı aynı haltı?

           uranyum 235, plütonyum 239 ları

           çocuklar elma şekeri dağıtır gibi 

           hiroşima ve nagasaki sıtlarından

           aşağılara acımasızca bıraktı!” 

 

gortel’e geldiğine pişmanmış henrich

kızı ilona’nın lezbiyenliğine mi yansın

ismini her çağırışta pişmanlık yaşadığı

avareliği seçen oğlu dietmar’a mı..

 

şöför ile muavin tamiri bitirmiş

ellerini silerek otobüse binerken 

henrich’i birileri kızdırmış olmalı:

 

       - verdammte klapperkiste![3]

 

 

şoföre kızdığını zannediyoruz

sertliğinin dozunu artırıyor:

 

       - der hat seinen führerschein

          bei aldi gekauft!..[4]

 

diyerek basıyor yaygarayı

biz anlamamış bakınıyoruz

rehber gülme kırizine giriyor

 

otobüs hareket ederken

henrich ayağa kalkıyor

bu fırsat kaçmaz diyerek

‘hadi ordan sen de’ci koluyla

koca otobüsü başından savuyor 

 

        -“adamı karanlıkta 

          ele vermezdi çalılar..

 

diyerek söylene söylene gidiyormuş

henrich’i harb yılları çalılarda bırakıp 

gülelim mi kızalım mı..yola çıkıyoruz

 

rehberimizin çok hoşuna giden

bu çeviri işinden kurtulduğuna

sevindiğini zannetmiyorum 

henrich’e neler olmuştu böyle

düşman kımıldanırken siperde

‘hayatta nasıl kalınabilir’i

öyle öğrenmişti demek ki..

 

‘hayata nasıl tutunabilirim’i

öğreniyor olmalıydı şimdi 

rahatlatıyordu belki küfür 

halinden şikayet etmek de

bu hayata tutunabilmenin

bir yoluydu belki de  

 

gorinchem’e doğru giderken

havada aynı yağmur beklentisi 

yine mi kanallardan geçiyoruz

bildik hollanda menşeli sığırlar 

çimenler üstünde yayılmışlar

 

tren yolu boyunca giden

gürültü kesici panelleri  

enerji nakil hatlarını geçip

breda yazan yola giriyoruz

dodrecht’e doğru gidiyoruz

 

bir zamanlar flemenk’in

kendi sömürgeleri olduğunu 

onlara hatırlatmak niyetiyle   

surinam bölgesi dediklerini

onlar unutmuş olabilirler mi

o dodrecht’ten geçiyoruz 

cezayirli ve faslı olanlar

üç beş kişi köşe başında

veya yollarda dikiliyorlar

hava kararmaya başlıyor

 

şehir turlarını bitirmiştik 

akşamüzeri  iki arkadaşla

oturduğumuz  bu kafeden

görünmez olmuştu dışarısı

 

karanlıkta göz kırpan uzak ışıklar

yaşlı bir kemancıyla sabahı etmiş  

‘vız gelir tırıs gider’ diye övünen

kasaba sakinlerini çoktan geçtim

bizleri ölesiye uykuya çekiyor

 

saçaklarda gezen inatçı rüzgar

denize doğru yöneldiği sırada

sabaha yakın tırların uğultusu

uzak tepelere doğru çekilirken

aydınlanan baltık kıyılarında 

uykuya yenik düşüyoruz

 

yani sırası mıydı şimdi

yıllardır çalışmayan değirmen

ve ayak altında dolaşan ay ışığı

biraz margaret  biraz da henrich

ağız tadıyla şöyle  oturamamış

yok yere rahatımızı kaçırmıştık

otel yatağını bulup yatmalıydık

 

8 aralık 2004 çarşamba 

 

programa göre heyetle birlikte

kanalda geziye çıkılacak yazıyor 

bizi bekleyen minibüse binerek

istasyon caddesini boyunca gidip

limandaki mendireğe dönüyoruz

kiralanan olan tekneye biniyoruz

 

tekne ani bir manevra yaparak

kanal yönünde yavaşça ilerliyor

hava soğuk olduğundan olabilir

aldıkları kapalı bölümde oturup

akan kanal trafiğini izliyoruz 

 

1600’lü yılların yapımı üç direkli

meşhur amsterdam kadırgalarıyla

ticaretlerine başlayan hollandalı’lar

o günlerin anısına aynısını yaparak

müze niyetine kanala bırakmışlar

 

kapaklar açık topları atışa hazır

savaş sonu mürettebat toplanmış

ön güvertede zafer kutlayacaklar

sanki böylesi hava oluşturmuşlar 

 

oysa tekne bağlama halkalarına

şimdi ördek yavruları yanaşıyor

lokanta veya eve dönüşen tekneler

büroya dönüşen  kömür mavnaları

apolyon’un bir zamanlar 

kaldığı söylenen konak

kıyıda kaldırıma parkeden

sayısı binleri bulan bisiklet

köprülerin altından geçişler

hepsi çok güzel tamam da 

manzara öksüz kalmaz mı

balık tutanlar olmayınca?                        

 

anlatılana bakacak olursak

kanal boyunca yeni evliler

kapı numarası bile verilen

elektiriği hatta suyu olan

ağaç gölgelerinin altında

tekneden bozma evlerinde

yaşayıp gitmekteymişler

 

küçük kanalda kuğuları seyrederken

gezinin bitmekte olduğu söyleniyor

dubalar üzerindeki çin lokantasında

çubukla pilav yemeği deneyecekmişiz..

 

uykusuz ve yorgunluğumuz

kıyıya doğru yanaştırılırken

tam da karşımıza nasıl çıkar

kadıköy mendireği üstünde 

bir hizaya geçmiş martılar..

 

geçerken balık satışını gördüm ya

artık tamam nasıl bir alakaysa bu

kumkapı balık pazarı mezadında

ortalığı yıkan pazarlık arasında

tezgah altında erkete  bekleyen

tekir kediyim şimdi ben!

 

uzaklaştık mı hep böyle oluyor

bir fırsatını yakalar yakalamaz

memleket içimi tekmeliyor

 

çubukla pilav yemeyi beceremedik

yine de en iyisi bizim kaşık dedik

yemek sona erince yollara düştük 

amsterdam üniversitesi yanındaki

allara pierson  arkeoloji müzesi’ni

ve tapınak yapılarını görecekmişiz

 

merak arası bir korkuyla izlerken 

dışarıya bakan camekan raflarda

gözleri pörtlek vucutlarını arayan

mısır ve yunan’ın heykel başlarını

çanak çömlek ve mutfak aletlerini

bina ve tapınak çizimlerini izliyor

müze gezme işini sonlandırıyoruz 

 

biz otele gideriz deyip indik

dışarısı da pek tekin sayılmaz

kaybolup gitmek isteyenler için

dükkandan bozma küçük kafeler

kuytu yerlerdeki köhne barlar

 

meraklısına gir de bak kabilinden

çokça aydınlatılmış sex- şhop’lar

rembrand meydanı’na yakın yerde

tuchinski gibi tarih kokan sinemalar

bestecilerin isimlerinin asılı olduğu

concertgebouw benzeri salonlar var 

hepsini es geçip yürüyüp gidiyoruz

 

aslında köylüler arabalarını

bıraksın diye 17 nci yüzyılın

başlarında yapıldığı bilinen

dam square meydanından

bir gösteri dağılmak üzere

 

bu meydanda neler yok ki

kıraliçenin evlendiği kilise

amsterdam kraliyet sarayı

ikinci dünya savaşında ölen

yurttaşları için dikilen anıt

nieuwe kerk kültür merkezi

meydandaki aslan heykelleri 

 

meydandaki anıtlar diyorum

görüp gelen yığınlar diyorum

gençlerin arasına katılmışlar

insan haklarının çiğnenmesi

konularında düzenmiş olan

protesto gösterisi dağılırken

tavırlarına bakılırsa gençler

sanki biraz büyümüş olarak

güle oynaya gidiyorlar

 

bizim meydanlarda ise

anayasal bir hak varken

adam gibi protesto yerine

önüne gelenin kışkırttığı

yaptığı yanlışı abarttıkça

kırmadık cam bırakmayan

kinlerini yanlışa odaklayan

sanırsın stadyumda taraftar

niye aklını rüzgara vermiş 

yanlışa büyür bu çocuklar 

 

yarın prens bernard toprağa verilecek

bayraklar erkenden yarıya indirilmiş

noelde dükkan içleri yetersiz kalınca

süslenecek ağaçlar dışarıya çıkarılmış

 

sanatçılara kris pjin’de  rastlıyoruz

eski bir dostun eskiden oturduğu

köhne bir yerden geçiyoruz sanki 

sanatçı isimleri verilmiş sokaklara

 

ressam joseph israelcstraat sokağından

peş peşe geçiyor antilli temizlik işçileri

ressam willem marisstrad  sokağı’nda ki

temizlenecek yerleri hallettikten sonra 

birazdan dağılıp evlerine gideceklermiş

 

köşebaşlarında faslılar dükkan açmışlar

yazar jacop van lemepstraat’ı  geçiyoruz

derken, ikinci yeni’ye demir atan arkadaş

üst perdeden sesleniyor duyarlılığımıza:

 

bir şiir bir kitabı

bir kitap bir şairi

bir şair bir ekolü

bir ekol de kalkar 

bir toplumu kurtarır..

 

kurtarsın bakalım.. diyoruz da

rotherdam’da bisiklet levhaları

rüzgarı da mı yönlendiriyor ne!

çürümeye terkedilmiş yapraklar

şirketin iskeledeki cam silicileri 

duraklara takılan antilli zenciler

diken üzerinde bisiklet hırsızları

sanki önceden bir plan yapmışlar

sonra da zulada yerlerini almışlar

 

yol bitimin de gördük ki

amsterdam’da her sokak

dam meydanı’na çıkardı

 

telaşın ismi noel olunca

işler öyle kolay olmuyor

hediyelik eşya almak için

mağaza gezmek istiyoruz

kapıdan ‘kapal’ı diyorlar

bir diğerine gidiyoruz 

‘kapatacağız’ diyorlar

 

biz nerden bilelim 

saat 17.30 u vurdu mu

kapanıyormuş  mağazalar

 

9 aralık perşembe

 

pusun arkasında kalan kış güneşi

yarım kalan uykumuzu peşine takmış

damların üzerinde şapka gibi bitiveren

bacaları ve antenleri o götürüyor sanki  

 

ossendrecht denilen yere doğru

böyle ne çok takılan var peşimize 

bu sınır mınır tanımayan çimenler

ve kırağıları pasaport göstermeden

yel değirmeni bir yel değirmeni daha

belçika sınırından içeri girivermişler

 

antwenpen’e mi gidiyoruz derken

birden ekeren’e  sonra kapallen’e

(isim vermek zorunda mıyım ki!)

daha sonra hollanda’ya döndük

 

çamların boy geçme yarışı yaptığı

bu yerde bir semte girdik adı putte

o ne? ortalık yerde tuğladan ibaret

her yerden görülebilen bir kilise..

 

sabahın bu erken vaktinde

bu neyin yağmurudur oğlum..

şu ağaçlar kavak mıdır nedir

bornoz almadan duştan çıkmış

çıkmasına da..hiç mi soran yok 

musluk kapamayı niye unutmuş

 

 

sabah sisindeki  kış güneşi

artık ultrecht’e  emanet 

amsterdam’a giderken

genişçe bir kavis çizerek

havaalanı yoluna saptık

hava biraz daha soğuyor

ne yazık tatil burada bitti 

yaslanıp uyumak istiyoruz

 

hollanda’ya ikinci geliş

13 aralık 2006 çarşamba

2004 aralığında hollanda’ya gelmiştik

iki yıl sonra ‘yol istedi’ derler ya hani

ondan mıdır nedir tekrar aralık ayında 

eğitimci ve çevirmen olan arkadaşımla

yine hollanda diyerek yollara düşmüş

amsterdam havalimanı çıkış kapısında

bizi bekleyen pusuyla buluşmuştuk 

 

aepc’nin eğitimden sorumlu olan

genel sekreter pieter oudenhoven

o sevimli neşesiyle karşılıyor bizi

bizdeki kucaklaşma gibi değil de

onlar gibi tokalaşarak selamlıyor

otosunun olduğu yere geliyoruz 

 

pieter: ‘warnsveld’e gideceğiz’ diyor

yol yaklaşık bir saat kadar sürermiş

hilversum yazan yöreden geçiyoruz

sanki yeşili bol bir parka giriyoruz

daha sonraki amersfoort dedikleri

bir orta çağ yerleşimini çağrıştıran

kentin sokaklarından geçiyoruz

warnsveld’deki otele geldik

kapısında teşrifatçı yok ama 

sıcak sevilesi ortam dedirten

aydınlık seyir mekanını geçip

resepsiyon işlemlerini yapıyor

bavullarımızı  bırakıp çıkıyoruz

 

toplantı gününü yarına ertelemişler 

‘bugün gezinti gününüz’ dedi pieter 

bütün gün bizle birlikte gezecekmiş 

isterdik bir göz allah verdi iki göz..

 

bir ormanın içinden çıkarak

zupthen yöresine dönüyoruz

bisiklet yolu bizi bırakmıyor

adliye binasını kiliseyi geçtik

otoya  park yeri bakınıyoruz

 

bir bayan incelik göstererek

süresi bitmeyen park biletini

parasız ikram ediyor pieter’e 

gülücükleri sunuyoruz biz de

araba park sorunu çözülmüş 

warnsveld’i gezebileceğiz

 

13 ncü yüzyılda yapılmış olan

dış cephesi tuğla ile kaplanmış

kubbesinde haç dikili, iki kuleli

st.walburgskerk aziz kilisesini

1400 lü yıllarda yaktıklarını

heykelleri yerlerinden söküp   

yukardan aşağıya attıklarını

öğrenip haliyle üzülüyoruz

 

halk meclisi binasına takılıyoruz

niye böyle sapa yere kurmuşlar

deyip sorgulayarak ve hızlanarak  

chapoo kafeteryası’na geliyoruz

meğer pieter çay ısmarlayacakmış

bu yorgunlukta ne güzel bir öneri!

 

keşke bir öneri daha gelseydi  

ilk gelişimizde göremediğimiz

van gogh’un dikkatimi çeken

’buğday tarlası ve kargalar’ı

ile ‘kafe terasta gece’sini illa

görmek isterdim doğrusu

 

ya da, karanlık ve ışık arasında

kontrastı yakalayabilmek adına

karanlık ortamlarda rembrandt’ın 

geliştirdiği bilinen oto portrelerine

şöyle yakından bakmak iyi olurdu 

 

çay içimiz ısıtmış çıkıyoruz kafeden

hava serin hafifçe yağan bir yağmur

‘paltonuzun yakasını kaldırın’ dedi 

diyor pieter, kaldırıp hızlanıyoruz

bir çikolata imalathanesine giriyor

çeşitlere ve ambalajlarına bakarak

seçmek ne kadar zormuş anlıyoruz

 

antikacı dükkanı vitrin rafında 

‘hazır ol’da duran guguk kuşu 

bizden önce ab’ye girmiş gibi 

muzipçe eğilip selamlıyor bizi

 

orayı geçtikten sonra karşı yolda

arnhem’deki mozaik lokantasında

rijn nehri yatağına dalgın bakarak

yemekleri bitirmeye çalışıyoruz

amsterdam dönmemizi bekliyor

 

warnsveld’in bahçe içindeki evleri

baktıkça nasıl da hoşuma gidiyor

ilkokul ikinci sınıf resim defterime

çizdiğim evlere ne kadar benziyor

gorssel’de eskiden kalma evlerin 

damlarını niye sazdan yapmışlar 

(merak etmeyi bırakmalıyım..)

koyunlar çimenlere dağılmışlar

kafalarına estiği gibi yayılıyorlar

ren nehri üzerinden hızla geçiyor

apeldoorn’a doğru hızlanıyoruz

 

hayvan girişine engel olsun

sertçe esen rüzgarları kessin  

tarla sınırlarını belirlesin diye

anadolu’da dere yataklarından

veya çalılıktan kesilip toplanan 

kurumuş dal veya çalı çırpıları 

çit misali duvar diyerek çekerler

aynısını burada gerçekleştirmişler

 

köylü refleksi veya becerisi mi

yoksa fotoğrafta gördükleri mi

yoksa anadolu köylüsüne mi

öykündüler açıkca bilemedim

 

birden çam ormanına giriyoruz

sarı çam ve sedirlerin arasından

akşamla birlikte amsterdam’a

biraz daha yaklaşıyoruz

 

karşıdan gelen araç sayısı artıyor 

otlaklar üzerinde yayılan sığırların

arkasından uçuyor sığırcık sürüleri

göl üzerinde usulca geçiyor kuğular 

ötede kuzey denizi göründü

sabah o kadar soğuk yoktu

sedir ağaçları nasıl üşüdü?

onları kim ısıtacak geceleri

çekin panelleri önümüzden

göremiyoruz arka bahçeleri 

 

‘ren şimdi denize dökülecek’

diyen pieter heyecanlanıyor

sağ taraftaki bütün araziyi 

gösterip gururla anlatıyor

meğerse denizi doldurarak

yöreyi yerleşime açmışlar

 

 

14 aralık 2006 perşembe

 

sabah erken kahvaltı yapmış

toplantıya kolayca yetişmiştik

sunumdan örnekler gösterilmiş

hangi konular gündeme alınacak

toplantı hangi ülkede yapılacak 

konularında bir karara varılmıştı

 

millet ayağa kalkınca canlanmış

şamata gittikçe çoğalıyordu ki

kokteyle gidileceği söylendi

park etmiş taşıtlara binmiş

tünelin bitiminden dönerek 

uzaktaki limana gelmiştik

bizleri kapıda karşılayarak 

içeriye doğru buyur ettiler

 

kokteyl için masraftan kaçılmamış

garsonlar da işlerini iyi biliyorlar 

çiğ balık ve mezeleri getiriyorlar

ayaküstü gülücükler dağıtıyorlar

konuşulanları çevirmen aktarıyor

aralarında şakalaştıkları söylüyor

elimizdeki katalogla oyalanıyoruz

 

liman gazinosunda kokteyl sonu

kanal boyunca gezi tasarlamışlar

ister misiniz diye bize soruyorlar!

denir ya, tilkiye: ‘piliç sever misin

diye sormuşlar!’o durum yani..

 

bisikletlerini köprü üzerine bırakanların 

tekneleri yanımızdan sırıtarak geçerken 

bilmiyorum niye, el sallıyoruz bizlerde!

 

hollandalılar’ın bahsettiğine göre

bir zamanlar o çaresiz kadınların

kocalarını ağlayarak uğurladıkları 

ağlama kuleleri önünden geçiyoruz

iki sene önce de aynı kanalda 

tekneyle geçerken seyrettiğimiz

evlere dönüştürülmüş tekneleri

kafalarımızı eğdiğimiz köprüleri

köprülerin üzerindeki bisikletleri

o günü hatırlayarak geçmekteyiz  

 

tekne sayısı ne kadar azalmış

kanal da noele hazırlanacak..

demek hollandalı’ların aklına

noel jetonu henüz düşmüştü

sıkıntı kıpırtılar gözükmüştü

 

anladığıma göre şöyle gelişti:

katılımcılar çam ağacı alacak

tebrik kartı hediyeler alacak

böyle keyifli gezi yapmanın

şimdi zamanı değil diyerek

ve düşüncelerini gizliyerek  

‘dilerseniz geziyi  bitirelim’ 

diye teklif etmiş oldular 

 

tokalaşarak heyetten ayrılıyoruz

niyetimiz eğitim görevlisi arkadaşla

amsterdam sokaklarında dolaşmak

ressam arij scheffer meydanından

(bu ressamın adını hiç duymadım)

uzaktan bize göründüğü kadarıyla

kanala yaklaşırken manzara şöyle:

 

cumbası yorulan evlere yazık olmuş

rutubet içlerine kadar iyice sokulmuş
ne kadar da iyi olurdu diye düşündük

mahallenin bakkalı olsaydı şu dükkan

kirece boyasaydılar şu eski duvarları

artık boşalmış olan yağ kutularının

duvar diplerinde saksı olarak duruşu

ne kadar da iyi olurdu diye düşlerken

 

‘oude hoog' yazan bir caddeye girdik

tabelada: ‘anadolu kafe alaturka’yazan

yan yana duran iki dükkana bakıyoruz

oturan birisi elleriyle gelin mi diyor?

çıkıp kasketimi gösterip konuşuyor:

 

        -kulakları örten bu kaskete

          bizim ülkeden başka yerde 

          rastlanmaz,dükkan yazımıza 

          böyle bakan kimse çıkmaz!

 

selam verip oturduk 60 yaşlarında

samsun ladik’li mete ölçer’miş adı

dükkanın birinde yöresel yemekler 

diğerinde halı kilim holagram gibi

hizmetleri satarak  oyalanıyormuş

sipariş vermeden yemeklerimiz geldi

 

bizle birlikte bir yandan hoş beş ederken

iştahlı bir şekilde o da yemeğini bitirdi

cana yakın hoş sohbet birini bulmuştuk

ülkemizden birisiyle oturup konuşmak

iyi gelmiş haliyle biraz da dinlenmiştik

 

izin isteyip kalktık muyluyduk

yol arkadaşıma ve bana uzatarak

ikişer tane kutu gibi bir şey verdi

merak edince de açarak gösterdi

 

ışık vurduğunda değişik yöne

çevirip bakılınca iki boyutu

üç boyuta çeviren bir nesne

oyuncağa benzeyen kutular..

 

ne görmüş ne de duymuştum

(sonradan hologram dendiğini

görenlerden öğrenmiş oldum)

bu yurdumun güzel insanına

veda edip ayrılmak zor geldi

 

dam meydanı’na çıkıyoruz

tam karşımızda ihtişamıyla 

kırmızıya çalan tren istasyonu

istasyon önünde gene bir kanal 

arkadaşımız neden müzeleriniz

ve binalarınız tuğladan yapılmış

diye merak ederek sorduğunda:

        

         -coğrafyamızda en yüksek tepe

          üç yüz metreyi bile geçmez 

          taş çıkmaz bu topraktan

 

diyerek cevap vermişler 

yapılan bütün binalarının 

bu sorun nedeniyle tuğladan

yapıldığını öğrenmiş olduk

 

bugün ayrılacağız bu ülkeden

hava alanında öğreniyoruz ki

denizin yedi metre aşağısında

yaşadığını bilirmiş  hollandalı

peki nasıl oluyor da böylesine

rahat uyuyabiliyorlar?

 

havaalanı bekleme koltuğunda

oturanlar uzanıp yan yatanlar

geciken uçaklarını bekliyorlar

gezi boyunca sürüyle karakteri

ve onları bize getiren olayları

yüklendik sırtımıza dönüyoruz

 

1- Erhan Afyoncu,Tarihin pusulası,Bugün Gazetesi, 1  ekim 2006,Pazar s.9

 

2-‘O anki hava durumundan hoşnut olmamak,kahretmek’

 

3-‘Allah kahretsin külüstür araba!’

 

4-‘Ehliyetini Aldi’den almış herhalde’(Bizdeki karşılığı:         

    ‘ehliyetini bakkaldan mı aldın?’Almanya’da düşük   

     Gelirlilerin alışveriş yaptığı market)

 

 

 

 

 

 

[2] o anki hava durumundan hoşnut olmamak ve kahretmek

©2023 by Vadi Cicekli

bottom of page